kasım ayında gittik oralara. döner dönmez yazmak istedim fekad geldiğimde blog* kapanmış, bir haller olmuş idi. (bu iki cümleyi de aylar önce yazıp bırakmışım.)
hemen bir itirafla başlamak isterim: oraların bu kadar güzel olacağını tahmin etmemiştim.
bosna savaşında ölenlerin gömüldüğü ve ortasında aliya izzetbegoviç’in de mezarının olduğu şehitlik
aslında saraybosna’ya gitmeye ta haziranda karar verdik. anouar brahem’in konser tarihlerine bakarken saraybosna caz festivali kapsamında orda olacağını görüp “gidelim gidelim” diye tutturmuştum. iyi ki de tutturmuşum.

anouar brahem konseri
istanbul’dan saraybosna’ya gitmek van’a gitmekten daha kolay. uçak bileti de epey ucuz. bir buçuk saat sonra saraybosna havalimanına indik. atatürk havalimanında ben epey heyecan yaşadım. çünkü devletin verdiği hizmet pasaportunu teslim etmemiş, şahsi zevkim için kullanmış, büyük bir günaha girmiştim. en kötü ihtimalle geri evimize döneriz diye diye pasaport kontrolüne gittik. oradan da rahatça geçince derin bir soluk aldım. gümrüksüz mallar reyonunda çikolatalar arasında debelenirken bir anonsla yüreğim ağzıma geldi. hemen emre’ye koştum, zira benim adımı ve soyadımı söyleyip danışmaya çağırıyorlardı. gitmeyelim noolur diye yalvardım emre’ye ama dinlemedi. gittik, meğer benim adımda başkası varmış. tekrar soluğum genişledi. uçağa bindik.

savaştan sonra binalar restore edilmiş ama bazıları özellikle bırakılmış.
uçak aşağı doğru inerken yemyeşil dağların arasında akan nehir ve etrafındaki balkan evlerini gördük. uçaktan iner inmez şehir merkezine, konser biletlerini almaya gittik. biletleri aldıktan sonra turist information’dan uygun bir otel sorduk. onlar da bizi bir hostele gönderdi. hostellerden pek hazzetmem ama mevsimden dolayı bomboş bir hostele gidip gönlümüzce yatıp yuvarlandık. gayet de temiz ve düzenliydi. sahibi olan çocuk bizimle epey ilgilendi, diğer milletler hakkında dedikodu yaparak gitti.
biraz dolaştığımızda hem modern hem eskiye bağlı hem müslüman hem hristiyan bir şehirle karşılaştık. bu kadar sevimli insanların yıllarca birbirleriyle nasıl savaştıklarını anlamak güç oldu. en çok şaşkınlığa uğratan ise hiç mcdonalds ve starbucks’ın olmamasıydı. onca şeye rağmen balkanlar hala kapalı bir kutu gibi kendi özelliklerine bağlı yaşamaya devam ediyordu. ortadoğu ve türkiye’ye has o sonradan görme mimarinin burda çok az olması bizi ayrıyeten sevindirdi. 1984′te yapılan kış olimpiyatları hala saraybosna insanının dilinde dolaşan, figürlerinin hediyelik eşyalarda yerini aldığı, insana sanki geçen yıl yapılmış hissini uyandıran milli bir dava gibiydi.

kaldığımız hostelin bulunduğu sokak, ferhadiye caddesine açılıyor. (yukarıdaki paragrafta bahsedilenlerle sokağın tam mango mağazasına açılıyor olması bir çelişki olabilir.
)
biraz dinlenip sokağa çıktık. yemekleri çok merak ediyordum ben. başçarşı’da dolaştık biraz, kendimi yabancı bir ülkede değil istanbul’un bir semtinde geziniyor hissettim. hiç yabancılık çekmedik. camiler, kiliseler, taş sokaklar, tramvaylar, sevimli insanlar, şirin şirin ahşap dükkanlar, cafeler gördük, kendimizden geçtik. kırmızı pötikare masa örtüleri olan bir lokantaya girdik. bir kaç masası olan lokantanın aşçısı, garsonu, kasiyeri aynı kişiydi. tüm yemekleri gözümüzün önünde yaptı. biz de afiyetle yedik.

yemeklerine bayıldığımız şirin lokanta
sabah uyandığımızda yağmur yağıyordu, hava aniden soğumuştu, akşama doğru da kar yağdı. yılmadık, yağmur da olsa nehrin karşısına geçip yürüdük, sarı yapraklar arasındaki evleri, eski binaları, güzel kızları-adamları (en çok ben ilgiliydim onlarla) seyre daldık. güzel sanatlar okulunun olduğu bir binayı gezerek, sergiyi dolaştık. ardından yürüye yürüye müzeye gittik. bir kaç binanın birleştirilerek oluşturulduğu müze epey ilgi çekiciydi. müzeden çıkıp tramvaya bindik, biletimiz yoktu ama içerdeki insanlar gülümseyerek boşverin der gibi baktılar bize. önce biraz huzursuz olduysak da ayh ne güzel bedava binip inmek dedik. başçarşı’da inip önceki gün yediğimiz yemeklerden yine yedik. akşam caz festivalinde kurt elling koneri vardı ama nedir ne değildir kendisi hakkında en ufak bilgimiz yoktu. yine de gittik. saksafon sesleri emre’yi rahatsız etti ama ben çok eğlendim.
ertesi gün de saraybosna’nın altını üstüne getirip yine leziz yemekler yedik. akşam olunca kültür merkezine gidip anouar brahem’i dinledik. eski albümlerden çalmadıkları için pek beklediğim gibi olmadı. ama yine de güzeldi konser. sabah erkenden kalkıp mostar’a doğru yola çıktık.
biraz fotograflarla anlatmak gibi olacak ama üstünden zaman geçince bir çok şeyi unuttuğumu fark ettim. sanırım aklımda kalması için her şeyi anında yazmam gerek.
(onca not defterleri boşuna mı alınıp çantalarda taşınıyor ey akılsız pass!)
ama yine de bir yere gittiğimde fotograf çekmek, yazı yazmak, yani bir şeyleri belgelemeye çalışmak (etrafa hayran hayran bakmak varken) vakit kaybı gibi geliyor bazen.

franz ferdinand’ın öldürüldüğü köprü

saraybosna gecesi ve kıçı donan pass.

ferhadiye caddesi

şehirdeki bir kaç yüksek binadan biri, ne binası olduğunu açıkçası hiç merak etmedik.

bosna kahvesi

bakanlık binalarından biri
bosna’da kalmayı, oraya yerleşmeyi çok istedik, hatta emre ikinci gün iş ilanlarına bakmaya başladı, ben de elaleme türkçe öğretirim dedim. ama pek çok hayalimiz gibi bu da türkiye’ye gelince söndü. bosna da özleyerek birbirimize hatırlattığımız bir yer oldu.