
Pazartesi sabahı, yardım gemisinin üzerine ateş açılması haberiyle birlikte, zaten sıkıcı, boğucu olan hava artık iyice üstüme çöktü. Savunmasız insanların üzerine ateş açmak kadar alçakça bir davranış olamaz. Vicdan sahibi her insan gibi, ben de neden diye tepki verdim. Bununla birlikte, biliyorum ki dünyada kötülüğün de iyilik gibi bir nedeni yoktur. Yalnızca döngü vardır, olanlar olur. Anlamı yoktur hiçbir şeyin. Buna karşı gelinmemesi gerektiğini, değiştiremeyeceğimizi söylemiyorum tabii.
Sanırım köklerimi belirtmek için pek doğru bir zamanlama değil bu -ama bilhassa böyle zamanlarda nedense kaşınırım ben- benim rahmetli babaannem Beki, Yahudi. Babam ve amcam da Yahudi bir anneden doğdukları için bu ırktan gelmekteler haliyle. Bununla birlikte, baba tarafım yaklaşık 500 yılı aşkın süredir İstanbul’da yaşıyorlar. Önce Hasköy, ardından Kuledibi. Tabii Galata’yı bugünkü haliyle düşünmemek lazım, havalı designer dükkanları o zaman yok. Çeşmebülbülü sosyetesine mensup olduğumuzu rahatlıkla söyleyebilirim.
Fakir Yahudi gettosu, Bankalar Caddesi’nden geçen tramvayın üstünde kalan yolda. Çocukların hurda satarak para kazandığı, yan kesiciliğe çıktığı, acımasız bir mahalleden bahsediyorum. Yani fakirliğin milliyeti, dini falan olmaz.
Beki’nin evini, Galatasaray’daki, Nişantaşı’ndaki piyanolu, kristal avizeli evlerle karıştırmayın sakın. Tabii ki bizimkilerin de evinde nereden baksanız gül reçeli servis edebilecekleri gümüş kaşıklar, limoges taklidi porselen kase, ceviz kaplama bir vitrin falan vardır, ayı değiller sonuçta ama çok fazla bir şey de beklemeyin.
Beki, tüm cemaati karşısına alma pahasına bir Müslüman erkekten evlenmeden iki çocuk yapma cesaretini göstermiş bir kadın. Babam ve amcama gelince, her Kuledibi’nde yaşayan Yahudi ailesi aile sofu olmak zorunda olmadığından ve Trakya’lı babalarının da kısmen etkisi altında kaldıklarından “işime yaramayan kilisenin papazını sikeyim” mottosuyla yetişmiş çocuklar. Sanırım bu düsturun açıklamasını yapmasam da olur, çevik zekalı okurun bunu hemen kavrayacağını biliyorum.
Babaannemin ailesi, 1948’de toprak verilmesiyle birlikte İsrail’e yerleşti ve halen Tel-Aviv, Tiberias (Golan Tepelerinin orası) ve Hayfa’da yaşayan akrabalarımız, benim yine oralarda yaşayan bu cemaatten arkadaşlarım var. İsrail’in yanı sıra, Fransa, Amerika’ya da dağılmış durumdalar.
Sevdiği adam, Naci -dedem yani- İstanbul’a mal getirip satan Trakya’lı bir tüccar. Genç bir kız olan Beki ise, bisküvi fabrikasında çalışıyor. O zamanlar kızlar çalışmıyor, ağırlıklı olarak gayr-i Müslim ailelerin kız çocukları çalışıyor. Babaanne işe giderken yolda peşine takılan adamlar, bunu biliyorlar, ırkçı hakaretler ve tacizler bu kızların hiç yabancısı oldukları bir durum değil. Onlar da bir İstanbul’lu kız olarak böyle durumlara karşı adamlara uygun cevabı vermeyi, kendilerini savunmayı öğreniyorlar.
Beki’nin aslında Naci’den önce bir Yahudi sevgilisi oluyor ama büyük büyük dede boyacı Moris’in askere alınması (bkz: Varlık vergisi ve sürülme vaziyetleri) ve artan geçim sıkıntısı yüzünden, ister istemez dikkatini daha güçlü olan adaya, Naci’ye yöneltiyor. Müslüman Türklerle kırıştırmak, normalde tasvip edilen bir durum değil. Ama hayatın karşımıza ne getireceği bilinmiyor işte. Malum, kültür anaerkil, kız çocuklarının tercihlerine saygı duyuyorlar. Çok fazla ses çıkartamıyorlar duruma.
Bu arada acı gerçekler su yüzüne çıkıyor. Naci, Beki’yle,Yahudi olduğu için evlenmiyor. Gidiyor, Müslüman bir kadınla evleniyor. Beki de hamile. Babamı doğurmaya karar veriyor, babası Moris, annesi Vivi de bu kararını destekliyorlar. Sonuçta, torun torundur, çocuklar kutsaldır. Bununla birlikte Naci, babasının evinde ziyaret etmeye, haftanın kimi günlerinde o evde sevgilisiyle kalmaya devam ediyor. 1945’te babam Ferit doğuyor. Bu adı hastanede ona bakan hemşire koyuyor, Müslüman adı olması babaannemin pek hoşuna gidiyor, entegrasyon sürecine kafadan girdiği için de içi rahatlıyor.
1948’de Moris, Vivi, çocukları Moiz ve Sara zor bir karar veriyorlar; hiç yoktan bir gelecek kurmak, kendi evlerini yapmak fikri onlara cazip geliyor. Çok sevdikleri Istanbul’u bırakıp İsrail’e gitmeye karar veriyorlar. Onları İsrail’e götürecek gemi limanda üç gün bekliyor, sersefil bir vaziyette hareket edemeden kızları Beki’nin yemek getirmesini bekliyorlar.
Beki ailesiyle birlikte İsrail’e gitmiyor, burada kalmaya karar veriyor. Babamı İstanbul’da yetiştirmek istiyor, sevdiği adamdan da ayrı kalamıyor. Böylece, ailesini uğurluyor, bir tek göz odaya yerleşip, dedemin onu ziyaret etmesini bekliyor. Dedem, haftada bir belki geliyor, belki gelmiyor. Üç beş kuruş da para bırakıyor. Böyle 9 yıl geçiriyorlar. Derken babaanne sayısız kürtajdan sonra, ölmemek için doğurmak zorunda kalıyor ve amcam Müfit dünyaya geliyor (O zaman kürtajı kasaplar yapıyordu, bugünkü vakumlu teknikler falan yok tabii). Dedem ise, yalnızca resmi nikâhlı karısından değil, başka kadınlardan da çocuklar yapıyor –belki benim soyadımın bu kadar yaygın olmasının nedeni Naci’nin aktif yaşantısı ve aile planlamasına bakışıdır?- Ne zamanki, babam Fransız mektebini bitirip, Üniversite’ye giriyor. İşte o zaman babaanne de kocayı/sevgiliyi/çocuklarının babasını her neyse artık, başından atıyor.
Naci bu işe çok şaşırıyor. Hem yakışıklı, hem havalı, hem de iyi kazanan bir adam. Bir nevi zamanın seks tanrısı gibi mi görüyor kendini artık nedir? “Sana kim bakar ki, bensiz iki çocukla ne yapabilirsin?” diyor Beki’ye. Beki de diyor ki; “merak etme, herkesin bir alıcısı bulunur.”
Cemal, Kore gazisi ve oralardan döndüğünden beri aklının da birazını bırakmış, epey içine kapanmış bir adam. Kuledibi’ndeki elektirikçilerden birinde çalışıyor. Bunun da eski kırığından olma bir oğlu var. Cemal, işyerinin civarında oturan Beki’yi yakın markaja almış durumda. Anlıyor ki, bu kadının bir kocası yok aslında. Gel zaman git zaman, gençlerin arasında bir yeşillenme oluyor. Ancak bu sefer babaanne birlikte yaşamaya yanaşmıyor, evliliği şart koşuyor. Gemlikli Cemal de aşkının peşinden gidiyor, olağanüstü sofu bir kadın olan annesine kendinden 5 yaş büyük, iki çocuk annesi Yahudi kadınla evlenmek istediğini kabul ettiriyor. Babaannem de kaynana dırdırını kesmek ve kocanın gönlünü almak için Müslüman oluyor. Gerçi dinini kağıt üstünde değiştirmek Yahudi olmamak anlamına gelmiyor ama, sanki biraz daha çeneler kapanıyor. Babam, o sırada yaklaşık 19 yaşında ve annesinin başka bir adamla evlenmesine pek sinirleniyor, amcamı yatılı okula veriyor ve yazları yanına alıyor. Uzun zaman anneyi protesto ediyor oğlanlar. Sonunda razı geliyorlar tabii.
İkinci koca Cemal’le uzun, neredeyse 35 yılı aşkın bir evlilik sürdürüyorlar. Sonra, Cemal Dede babaanneden önce ölüyor. Babaannem, genç kocasını gömüp ardından bir yıl fena süründükten epey perişan olduktan sonra, -cadı ve kaltak genleri taşıdığı için mi bilmem- sonunda yas tutmaktan sıkılıyor. (Bana, “evet kocam öldüğü için çok üzüldüm ama şimdi bak gayet iyiyim. Adaya gidiyorum, arkadaşlarımla görüşüyorum, hayatımı yaşıyorum. Bir erkeğin kahrını şu anda hiç çekemem” demişti.)
Kocayı da gömdükten sonra babaannem yine eski aşkı Naci’yle görüşmeye başlıyor. Naci de üçüncü karıyı mı almış öyle bir şey artık. Bu dediklerim 85 yaş manitacılıkları bu arada. Naci’ye artık yaşlandığını, onunla arasında bir kırgınlık olmadığını, çocuklarının babası olduğunu ve sevdiğini söylüyor. Ve bunlar bayaa bayaaa babaanne ölmeden önceki 2 sene telefonlarda konuşarak, arada buluşarak flört ediyor (şahit oldum!). Babaanne ölmeden bir önceki gece dedem onu yine ziyaret ediyor, tüm özürler karşılıklı dileniyor ve iyi temennilerle ayrılıyorlar. Ölmeden önce son görüşmemizde yine ben Beki’ye makyaj yapmıştım, hatta saçını boyamak için plan yapmıştık zira burnunda oksijen tüpleri olsa da paçoz gibi görünmekten nefret ederdi. İşte böyle kadınsal mevzuları konuştuğumuz bir zamanda bana “Bu adamın yatmadığı kadın kalmadı ama bak görüyor musun, yine burada, yanımda. Hiçbir zaman katı olma, kin tutma hayatta.” demişti.
Benim ailemin bir kısmının hikayesi böyle işte. Verilmiş büyük sözler yok, alışılmış sadakat teraneleri yok. Ama bununla beraber epey renkli, tutkulu ve özgür bir yaşam anlayışı var. Şimdi ne diyebilirim ki? Hepimizi bir kutuya sokmak istiyorlar. Fırsatını bulsa, herkes birbirini sabun yapacak. Böyle bir dünyada, bu denli kin ve nefret varken yoluna devam etmek, esneklik, zeka ve cesaret gerektirir. En tatsız durumlara gülmek, bir çıkar yol bulmak daha çok çaresiz durumlara düşmüş ve içinden çıkmayı başarmış toplumlara mahsus bir özellik. Umutluyum yine de tabii.
Özetle, MOSSAD’la falan bir ilgim yok. Bunu belirteyim istedim. Sanırım herkes ağızlarından köpükler saçarak birbirine tehditler savurunca, tadım kaçtı. Bu yüzden aklıma başka türlü bir bakış olabileceği de geldi. And is it any wonder that the monkey’s confused.