hafta sonu

16. May 2010

aralık ayından beridir ilk kez bir hafta sonu evde oturuyorum. yapılacaklar listesi yapıyor, epeydir yazmak isteyip de kafamın bir köşesinde yahut draft olarak bıraktığım yazıları yazmaya çalışıyorum. yazın gelmesinin de bu çalışkanlıkta etkisi var sanırım. zira hava erken kararınca benim ruhum çok sıkılıyordu. neyseki geçti. her şey geçiyor hakketen de. bir arkadaşın dediği gibi “kötü olsam ‘geçecek’ diyorum iyi olsam yine ‘geçecek’ diyorum.” hayat dediğin ancak ve yalnız geçip giden bir şey oluyor son tahlilde. mevzuyu çok uzatmadan epeydir beklettiğim yazıyı yazayım şimdi.

Efsane Ambalaj, episode 1

16. May 2010

Uzun zamandır “efsane ambalajlar” adı altında aklımdan çıkmayan ambalajlara dair bir şeyler yazayım burada biriksin diye bir niyetim vardı. Kısmet bugüneymiş (bu da kuzey).

Onu ilk gördüğüm günü çok iyi hatırlıyorum. İşten eve dönerken bir şeyler almak için evin arkasındaki markete girmiştim. Orta büyüklükte bir mahalle marketiydi kendisi. 56larda. Sakızlar hep kasaya yakın yerlere konur ya. İşte o da kasanın tam karşısındaki raftan bana göz kırptı bir an. “İşte bu” dedim kendi kendime. Zira yanımda kimse yoktu. Sonra dokundum ona. Kapaklıydı. Üstündeki yazılar olsun şekiller olsun böyle kabar kabardı. Sevdim. Aldım.

Sonra mavisiyle tanıştık, sonra kırmızısıyla. Sanırım en çok kırmızısını sevdik. Herhalde hiçbir grup bizimkisi kadar “neogum” tüketmemiştir. Selamlaşmaların içinde hep bir “neogum var mı?” sözü, herkesin cebinde hep bir “neogum” kutusu olurdu.

İçinde neyin olduğu önemli değildi.

bu yaz

15. May 2010

yine sıcak bir yaz geçireceğiz. allah’tan birileri evlenmeye filan kalkışmıyor. yazın en güzel tarafı olacak bence. bir de ben zorla da olsa deniz tatili yapacağım, hem de izmir’de. nereyi sevmiyorsam -sopası yok ya- orada bitiyorum. allah başka dert vermesin. amin.

yaz deyince aklıma önce sınırsız uykular, sonra da mis mis konserler geliyor. bu yaz yine bir sürü, sürü sürü festivaller, gruplar, şarkıcılar.. açılışı the black heart procession’la yapıyorum. 27 mayıs’ta ghetto’da yapılacak konser belki de en heyecanla beklediğim.

7 haziran’da, ne zaman rast gelsem mete’yi hatırladığım, estonyalı besteci arvo part var. “adem’in yakarışı” adlı eserinin dünya prömiyeri istanbul müzik festivali kapsamında istanbul’da yapılacakmış.

efes pilsen one love en isabetli grupları getiren festival. her ne kadar geçen yıl royksopp royksopp diye bizi tee yaban ellerde sayıklattılarsa da takdir ediyorum kendilerini her zaman. bu yıl groove armada, the ting tings gibi gruplar var ama benim aklım the whitest boy alive’da.

istanbul caz festivali bu yıl çok iştah açıcı gözüküyor. rufus wainwright’tan sonra kızkardeşi martha wainwright  6 temmuz’da bizi şenlendirmeye geliyor, hem de edit piaf şarkıları söyleyerek.  10 temmuz’da imagen heap ve dahası 13 temmuz’da lisa ekhdal..daha önce pek dinlememiş olsam da buika’yı merak ediyorum. konseri 20 temmuz’da.

11 temmuz’da masstival’de yann tiersen’in olacağı söyleniyor. biz daha önceki gelişinde gitmiş idik skörle. pek merak ettiğimi söyleyemem. öyle defalarca konserine gitmeye gerek olmayan bir muhterem kendileri. morrissey değil ki..

13 temmuz’da, evvelki gelişlerinde tüh yine gidemedim dediğim, kudra’nın yine gelir onlar, gidersin, dediği massive attack konseri var. bu sefer umarım kaçırmam.

bunların dışında daha pek çok konser var. hele sonisphere festival var ki tadından yenmiyor. özellikle rammstein’i izlemeyi çok isterim lakin kafa kaldırmıyor artık.

böyleyken böyle. sonuç olarak yazdır, sıcaktır. budur.

Oldum Sayenizde

3. July 2009

Bunca yıldır web alemini takip ederim (takip dediğim eteğine yapışmış onunla birlikte savrulan biriyim) ve blog olayı ilk patladığında aklım almamıştı, neden birilerinin yazdığı bir yazıyı ya da günlüğü okuyayım ki? Saçma gelmişti, eh sayenizde artık ben de takip eder oldum, öğrendim sizden bir kaç adres, onları ara sıra yokluyorum.

Kalın kadife perdenin arkasından gelen sesinizi duymak mümkün ama dediklerinizi anlamak çoğu zaman güç, belki yaşlandım ve kulaklarım iyi duymuyor olabilir.

Kendimi zorlu görevlerde zırlamadan elinden geleni yapan ama toplum tarafından anlaşılmamış, bir kenara atılmış Rambo gibi hissediyordum, şimdi blog aracılığıyla göreve çağırıldığımı hissettim.

Sanırım bir tek ben böyle hissediyorum.

oryantasyon

16. June 2009

son günlerimi bol miktarda kendi kendimle konuşarak, ucuz romanlar okuyarak, bir yanım batınca öbür yanıma dönerek, ama hep aynı koltuğun aynı köşesinde geçiriyorum. ara ara yaklaşık yirmi kişilik kadın grupları içine girip şoklanıyorum. ara ara ben yalnız kalmalıyım derken ara ara da ben kalabalık insanıyım diyorum.
sadede gelirsem; arap kültürüyle kaynaşmak konulu son yazıdır bu.
bir arap ailesinin akşam yemeği daveti..herkes bir konuşkan bir bir şey..arapça türkçe ingilizce karmaşası..araplarla evlenen üç beş türk kızı..hepsi de ne kadar arap kızı olmuş. işte başarı. ama ben.. ben iki yılda zerre alışkanlık gösteremedim. aynı koltuğun, aynı köşesinde kıvrılıp duranın oryantasyonu onca olur.
ve akşamki yemek masası:
“diğer tepsideki koyunun kafası değil mi?”
“bırak seyretmeyi yemeğini ye, aç kalacaksın.”
“sanırım tansiyonum düşüyor, gözlerini gördüm, yiyemiyorum.”

Huzursuz

13. June 2009

Olur ya, bir sabah uyanırım ve içimde dayanılmaz bir arzuyla bağlanırım hayata….

Bu bir istek midir yoksa olabilecek en kötü beddua mı bilemiyorum. Bilemiyorum çünkü sonucu hakkında en küçük bir tahminim yok. Sabahın bu sessiz saatinde uykusuz ve yalnızım, açık tv’de oynayan filmden içimde kalan his, hiç kimse “TEKİN” değil, güven yok, ait olma duygusu yok.

Yok çünkü aidiyetle ilgili bir sorun var ortada, ait olmak için dönüşüm (benzemek için), dönüşünce kabul etmen gereken bir hiyerarşi ve tabii ki otorite…..

Peki sabahın bu vaktinde neden açık bu bilgisayar, neden bu sorular ve saçma sapan cevaplar…

Ait olmak için sanırım önce nasıl düşeceğimi öğrenmem gerekiyor, hani uykuya daldığın anda sıçrarsın ya, ya da en kötü kabustur tam uykuya dalarken bir yerden düştüğünü görür sıçrarsın, işte şimdi ordayım… Düşüyorum…

çapraşımlar

26. May 2009

biri: -proust’un serisini bitirdiğim için gururlanabilirim belki ama çok sıkıldım ki içimden gelmiyor. halbuki sevmiştim kendisini. ama sıkıldım işte. can sıkıntısının devası yok ki. her gün üç beş bölüm dizi izliyorum, şu iş güç olmasa evden çıkmasam ve onlarca bölüm izlesem diyorum bazen. kırk bin müzik içinde ne dinleyeceğime de doğru dürüst karar veremiyor çareyi eskileri dinlemekte yahut da itunes’u hiç açmamakta buluyorum. bunlarla birlikte bol miktar makyaj-moda-dekorasyon vs. blogu takip ediyor, bunun yanında bir de selebritilerin(!) hayatlarını dedikodularını okuyorum. eğlenceli şeyler. link vermek isterdim ama link eklemek de kolay değil. keşke diyorum skör’ün enerjisinden bir miktar aşırabilsem. ama mümkün değil.

diğeri: -tüm bunların üstüne dün geceki mezuniyet partisinde(!?) o korkunç ayakkabısıyla ayağıma basarak iki parmağımı morartan hanıma da seslenmek isterdim ama burası nezih bir mekan. burda olmaz, çıkışa gel.

hep beraber: -yazı yazdım yine kafam karıştı. tut kendini pass tut kendini!

ne anlatiiim?

10. April 2009

evet ben de sürekli film izliyorum. ne nedir pek de ciddiye almadan. zaman başka türlü daha çabuk geçmiyor. günleri geri sayıyor, her güne bir kelime veriyoruz. bir sıcak hava dalgası bastırıyor ve aniden bir üşüme. sonu boyun tutulması. suların döne döne aynı yönü bulması gibi. şarkılar hala gülümsetiyor, filmler hala “peki şimdi ne olacak?” dedirtiyor, her yemek birlikte yediğimiz, her kahve birlikte içtiğimiz oluyor, her portekiz hatırlatmasında “lütfen gidelim” deniyor, festival haberleri hala heyecan veriyor. uzun uzun yazmak değil ama sonsuz “düşmek” içimden geliyor..
ve zaman geçiyor..
düşerken dinlemek için.

november

8. November 2008

bu elbiseleri çıkarın üstünüzden,
içiniz daha da çok görünsün istemez misiniz?
yalanlar havaya dağılsın.
herkes içine bir parça yalan solusun.
gerçek bazı günler sadece sun is shining.
kelimelerin üstünde dura dura ve
yavaş yavaş, tadını çıkararak: sun is shining
belki bu şarkıyı da sırf ben seviyorum diye buraya…
ama aslında sırf kendimi mutlu etmek için bir yalan daha havaya..
soluyun, tutunun, ve derin derin bir daha.

bize bunu neden yapıyorlar?

6. October 2008

“venedik’te san marco meydanındaki bir barda dans edeceğiz birlikte, written on the sky çalıyor olacak hem de”…dedi mektupta. gülsem mi ağlasam mı karar veremedim. tüm kararlara eşit mesafede bir kararsızdım sonuçta..
ertesi gündü. gözlerimi açtım. sabah namazı sesleri geliyordu sokaktaki mescidlerden.
insan uyanır uyanmaz ne yapar? ben türk kahvesi yapmak için mutfağa koştum, ardından salona; “doe panjereh” dinlemek için..
bazen böyle oluyor.. ortadoğulu damarım kabarıyor; ya ziad rahbani açıyorum “intifada” çığlıklarıyla ya da googoosh, bi parça romantizme kaçarak..
iran devrimini persepolis’ten öğrenmek yerine bir kaç diaspora ve gerçek iran hikayesini “cover”lamayı tercih edenlerdenim. diaspora kelimesini de sevmiyorum. kopuntu demek daha makbul belki. yaşadığı yerden kopmak zorunda kalan herkese aynı yakınlığı duyabilecek kıvama gelmişiz oyunun bu bölümünde..
gün boyu “doe panjereh” dinledim, şarkıların “flashback” gücüne tekrar şahit oldum.

    ve hala bu sabah gibi taze bir anıydı tanışıklığımız. ve tekrar zihnime kazındı bir duvarda
    iki pencere gibi yakın ama yalnız oluşumuz.

Sayfalar: 1 2 3 Geri(?)


Wordpress | AMY&PINK | Giris