jazz in ramadan

21. August 2010

haberi ilk okuduğumda ne alaka dedim. gerçekten. ama hakketen şahane oldu. ben yalnızca ahmad jamal ve dhafer youssef konserlerine katılabilmeme rağmen bunu söyleyebiliyorum rahatlıkla. şahaneliği konser mekanlarının arkeoloji müzesi ve topkapı sarayı olması mı yoksa gündüz aç susuz gezinip alelacele iftar edip heyecanla konser yerine gitmekten mi kaynaklanıyor bilmiyorum. yahut da iki sevdiğimiz şeyin birleşivermesi diyelim buna.

haddizatında son anda kotarılmış bir festival olarak düşündüm. sonra kelli ferli quartet’ler trio’lar havada uçuşunca o kadar da değilmiş dedim. tabi ki en çok dhafer youssef’u merak ediyordum. albümlerinde dinlediğimden kat kat güzel bir performans sundu. nedense çok beklentilerle taa saraybosna jazz fest.’te izlemeye gittiğim anouar brahem de aynı tadı alamamıştım.

abdullah ibrahim var sırada. onu da çok merak etmekle birlikte katılabilecek miyim bilmiyorum. malum yeni statü ve rollerim gereği ankara’da olmam icab ediyor. ama şu sıkıntılı yaz sezonunda böyle ferahlatıcı konserler yaptıkları için hakan erdoğan ve arkadaşlarına teşekkür etmek gerek.

bu festival sayesinde topkapı sarayı bahçesinin ne güzel bir konser mekanı olduğunu müşahade etmiş olduk. ve bu konserler her ramazan yapılır mı acaba diye sormaya başladık.

ha yani ramazan’la jazzı birleştirdiler de ne oldu diye soracak olursanız: ezan vakti konsere ara verildi, alkollü içki satılmadı, mekanlar sultanahmet’ten ve sanatçılar müslümanlardan(!) seçildi.

ps. fotografların berbatlığının farkındayım. her türlü aletin şarjı bitince telefona kaldık.

To Fall

12. August 2010

Sessizlik

17. July 2010

Her seferinde burada var diyorum ama arsivde aramama ragmen bulamiyorum. Ol sebep varsa da yeniden bir Edward Hopper resmi ile birlikteyiz. Olmazsa olmazimiz.

Edward Hopper – Summer Evening (1947)

i love you, alice b. toklas

8. July 2010

alice b. toklas, 1897-1967 yılları arasında yaşamış amerikalı bir edebiyatçı. dönemin ne kadar ağır abisi varsa hepsiyle “kanka” olmuş. işte picasso mu dersin, matisse, hemingway vs… anlayacağın taşaklı kadınmış diyeceğim ama yok, sadece bıyıkları varmış o kadar. ama bu bizi ilgilendirmiyor tabii. sadece ben bazen ilgisiz konuşmayı seviyorum. neyse. işte bu sanatsal kalabalığın içinden yazar gertrude stein da sevgilisi olarak alice’in hayatındaki yerini almış. hatta sonrasında stein, alice’in ağzından bir otobiyografi(?) kaleme almış. şık hareket. hatta bu kitap türkiye’de de metis tarafından neşredilmiş.

entre paranthese (bkz. türkçe yazının içine fransızca katma hevesi)
bu internet öyle bir yer ki, konuyla ilgilenen iki tık ile bir sürü bilgiye ulaşabiliyor. bu yüzden “aman canım bunu boşu boşuna yazmaya ne gerek var!” hissine kapılıyorum. sanırım insanların bu işlerden soğumasının bir sebebi de bu.

neyse.

anlatmak yerine hatırlatmak daha pratik bir yöntem. bilmeyen duydu, bilen hatırladı. ilgilenmeyen ise bu satırı görmedi bile.

evet ben de alice b. toklas’ı severim ama başlık bana ait değil. ben aşağıda bir bölümünü izleyebileceğin film sayesinde haberdar oldum hepsinden.

tabii o dönem küçüğüz. internet falan da yok (lambalı radyo dinliyoruz evde). ben tüm olan biteni bir komedi filmi olarak seyrettim ve çok da keyif aldığımı hatırlıyorum. sonra yıllar boyunca arada bir filme de (bu yazıya da) adını vermiş olan şarkıyı mırıldanıp durdum. bugün de o günlerden biriydi. ee internet var ya şimdi, bu vesile ile geriden gelenlerin habercisi olarak düşmeye karar verdim.

yine çok uzadı. farkındayım.
kısacası işte o meşhur(?) kekin mucidi alice abla.
hatta kek tarifini barındıran kitabı türkçe’ye de çevrilmiş ama içinde o tarif var mıdır bilmiyorum?!

izleyelim, dinleyelim, öğrenelim.
ama yemeyelim (bu kısım türk telekom içindi).

hem peter sellers’ı ve 23 yaşındaki leigh taylor-young ‘ı hippie olarak izlemek de güzel oluyor hani.

son olarak bu da “bunu alan bunu da aldı videosu”. casting (bak bak) dikkat çekici.

Yorumsuz

2. July 2010

daytrotter

1. July 2010

trotter nedir ay balam? diye merak ediyorsunuz öncelikle. tırıs atı demek. zaten daytrotter’ın logosundan yola çıkarak atlarla ilgili bir mevzu döndüğünü anlamakta geç kalmıyorsunuz. biraz kurcalayınca da tonlarca indie grubun horseshack stüdyolarında yaptığı canlı kayıtların paylaşıldığı bir websitesi olduğunu anlıyorsunuz. tam bir aydınlanma tecrübesi.

evvelemirde paris menşeli “black session”ları bayılarak dinlerdik. sonra hayatımıza daytrotter girdi. öyle güzel oldu ki! bir kere haftada üç beş “session” yapıyorlar. üye oluyorsunuz hepsi mail adresinize geliyor. siteye giriyorsunuz istediğiniz gibi dinliyorsunuz. dilerseniz bilgisayara yükleyip canınız çektikçe dinliyorsunuz. çok sevdiğiniz grupları, hiç tanımadığınız, dünya dursa tanımayacağınız grupları, müzisyenleri önünüze getiriyor. bu da yetmiyor onların çizilmiş enteresan resimlerini koyuyor. o da yetmiyor iphone/ipod application’ı ile kulağınıza misafir oluyor. daha neler neler..

hele bir gün bir  beach house kaydı yaptılar ki tadından dinleyemedik.

demem o ki, hastasıyız!

ayhan sicimoğlu’nu kim sevmez?

bir yazıda ilk defa bu kadar çok yabancı kelimeyi türkçe kelimelerle çekinmeden, utanmadan “mix” ediyorum.

allaaam korkunç bir şey bu, başladın mı gidiyor…

(metemorfoz buralara gelene kadar site yönetimi olarak, her yazıyı “mete yokken buralar” kategorisinde  yazacağız.) di mi?

Neyse ki Ortaçgil

29. June 2010

Şimdi nereden çıktı bu 74 tarihli albümü anlatmak da diyebilirsin belki ama hayatımda azdır bu kadar keyifle dinlediğim bir “ilk albüm”. Hala her açtığımda sıkılmadan defalarca döndürürüm. Her şarkı başka bir güzel. Eksiksiz bir albüm. Ol sebep şimdi 2010 yazıyorum, belki 2020′de yine yazarım. Zaten burası da bunun için var. Hem müzikal bir yaklaşımda bulunmayacağımı tahmin etmişsindir.

Ortaçgil’in 1974 yılında yayınladığı ilk albümünün adı “benimle oynar mısın?”ı bilmeyen yoktur diye düşünüyorum (yok ya, yoktur yoktur). Bilsen bile bu vesile ile belki tekrar dinlersin şöyle can kulağıyla.

Can kulağıyla diyorum ya her bir şarkı başka bir tavsiye diye diyorum (bkz. yüzünü dökme küçük kız). Sosyolojik tahlil desen bu albümde (bkz. kediler), devrime yazılmış en garip şarkı (bkz. sen varsın), koşulsuz sevginin sorgusu (bkz. benimle oynar mısın), iki uçlu değnek şarkısı (bkz. olmalı mı olmamalı mı), nihilizm (bkz. anlamsız), bildiğim en naif aşk şarkısı (bkz. her şey sevgiyle başlar) bu albümde. Hatta en iyi yağmur şarkıları içine girecek olan şarkı da bu albümde (bkz. yağmur). Daha ne olsun değil mi ama.

Hem “latife dayanamaz yalnızlığa, hemen uyur.” (bkz. şık latife).

Tabii Ortaçgil yazarsın da Kızılok’a değinmezsen olmaz. Nedendir bilmem ama Ortaçgil adı geçen her konuşmada bir Kızılok adı geçer. Hatta ben birini hiç unutmam ki konuşma seneler önce Metemorfoz ile aramızda geçmişti. O konuşmada aralarındaki en büyük farkın tükettikleri maddeler olduğu kararına varmıştık. Geceydi ve dışarıda yağmur yağıyordu. Böylelikle hem Kızılok’a değinip geleneğini bozmadık (belki bu vesile ile onu da birileri anar artık), hem de suskunlardan Metemorfoz‘a da bir selam etmiş olduk. Köy bizim nasılsa.

Sonuç olarak MFÖ bu ülkenin The Eagles’ı ise (ki vakti zamanında böyle bir kelam etmişliğim vardır) Ortaçgil de Cohen’idir.

Geldik son zamanların en uzun, en lüzumsuz yazısının sonuna. Sanırım bu son için de albümden şarkıların kullanıldığı 1976 tarihli Zeki Ökten filmi Pisi Pisi’nin finalini kullanabiliriz. Yalnız söylediğim gibi aşağıdaki video filmin finalina ait, sonra “vay efendim niye film sonunu söyledin.” demeyin.

Bu arada arka sokakta albümün tüm şarkılarını gün be gün dinleyeceğiz. Festival gibi oldu lan. 16. Türkçe Sözlü Hafif Batı Müziği Festivali kapsamında bu hafta Ortaçgil şarkıları var.

aşk-ı memnu-veda

25. June 2010

http://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/halit-ziya.jpg

yıllar önce romanını okuduğum için doğru düzgün takip etmedim aşk-ı memnu dizisini. zaten adapte edilmiş romanlara karşı ön yargılıyım. ama son bir kaç bölümdür izledim. özellikle de son bölümünü. okuduğum bihter intiharıyla izlediğim bihter intiharını karşılaştırmak için. insan ne de olsa kafasında canlandırdığı şeyleri hep gözünün önünde kanlı canlı görmek istiyor.

eskiden bir roman bittiğinde hep sonrasında ne olduğu merakıyla geçirirdim bir kaç günü. bu gece bu yine oldu. yıllar sonra yeniden aşk-ı memnu’da daha sonra neler olduğunu merak ettim. hatta abim bir ara telefonda arkadaşına “behlül’e bir şey olmaz, iş bulur çalışır” dedi. gülmekten öldüm.

ve hemen ahmet hamdi tanpınar’ın “ahmet cemil ile mülakat” adlı yazısını hatırladım. mai ve siyah halit ziya’nın edebi olarak aşk-ı memnu’dan daha fazla ciddiye alınan bir romanı. ahmet hamdi tanpınar bu yazıda “acaba sonra ne oldu?” sorusuna cevap arayarak romanın baş kahramanı ahmet cemil’le konuşuyor. ahmet cemil’in yemen’den döndükten sonra neler yaptığının haberlerini veriyor bizlere. yani hiçbir romanın bittiğinde bitmediğini, kafamızda öyle ya da böyle bir şekilde devam ettiğini gösteriyor. e tanpınar  bu, hımbıl ahmet cemil’le dalgasını da geçiyor.

metnin tamamını bulamadım internette. ama şurada epey bir kısmı alıntılanmış. tamamını okumak gerek. çok zevkli.

the black heart procession

3. June 2010

evet gecikmiş ve geciktiğinden dolayı da fazla kıymeti kalmamış bir yazı. yapacak fazla bir şey yok. hayat.

önce serbestdüşüş sayfasındaki sorun, onun pazartesi çözülmesi, sonra uyanır uyanmaz gazze’ye giden gemide iki ölü mesajını almam, keyfimin kaçması ve olağan hayat…ağzımın tadı kalmadı ki konseri, yazıyı neyleyeyim. bir de herkes çok mu fazla konuşuyor? konuştukça konunun değeri düşüyor? yoksa bana mı öyle geliyor? her neyse.

aşağısı sanırım biraz daha güzel..

serbestdüşüş yönetimi olarak gittik, gördük, dinledik. mest olduk.

balkonun sahneye hakim bir köşesine kurulduk. pall jenkins sahneye çıkıp aldı eline testereyi(?) ve rüzgar sesini andıran bir ses çıkarmaya başladı. ardından tobias nathaniel konuya dahil oldu. balkondan aşağıdaki komşuyu takip eden teyzeler misali elimizi çenemize koyduk, huşu içinde dinlemeye başladık. yukarıdan sadece bir şapka olarak gördüğümüz pall jenkins, sonra tam gövde ve ses arz-ı endam etti. pek çok konserde yaşadığımız hayal kırıklığı onun sesiyle zerre kadar yaşanmadı. çok mütevazı bir havaları vardı. ikinci şarkı the waiter no:2 idi. benim için konser o saniyede amacına ulaşmıştı aslında. blue tears, bluewater blackheart, heaven and hell derken son vuruşu muhteşemus it’s a crime i never told you about the diamonds in your eyes’la yaparak bir kez daha kalbimizi kazandılar. gene gelsinler gene gideriz dedik biz de.

günün sözünü yine skoer söyledi: “ben hala beste yapılıyor olmasına çok hayret ediyorum.”

bu yaz

15. May 2010

yine sıcak bir yaz geçireceğiz. allah’tan birileri evlenmeye filan kalkışmıyor. yazın en güzel tarafı olacak bence. bir de ben zorla da olsa deniz tatili yapacağım, hem de izmir’de. nereyi sevmiyorsam -sopası yok ya- orada bitiyorum. allah başka dert vermesin. amin.

yaz deyince aklıma önce sınırsız uykular, sonra da mis mis konserler geliyor. bu yaz yine bir sürü, sürü sürü festivaller, gruplar, şarkıcılar.. açılışı the black heart procession’la yapıyorum. 27 mayıs’ta ghetto’da yapılacak konser belki de en heyecanla beklediğim.

7 haziran’da, ne zaman rast gelsem mete’yi hatırladığım, estonyalı besteci arvo part var. “adem’in yakarışı” adlı eserinin dünya prömiyeri istanbul müzik festivali kapsamında istanbul’da yapılacakmış.

efes pilsen one love en isabetli grupları getiren festival. her ne kadar geçen yıl royksopp royksopp diye bizi tee yaban ellerde sayıklattılarsa da takdir ediyorum kendilerini her zaman. bu yıl groove armada, the ting tings gibi gruplar var ama benim aklım the whitest boy alive’da.

istanbul caz festivali bu yıl çok iştah açıcı gözüküyor. rufus wainwright’tan sonra kızkardeşi martha wainwright  6 temmuz’da bizi şenlendirmeye geliyor, hem de edit piaf şarkıları söyleyerek.  10 temmuz’da imagen heap ve dahası 13 temmuz’da lisa ekhdal..daha önce pek dinlememiş olsam da buika’yı merak ediyorum. konseri 20 temmuz’da.

11 temmuz’da masstival’de yann tiersen’in olacağı söyleniyor. biz daha önceki gelişinde gitmiş idik skörle. pek merak ettiğimi söyleyemem. öyle defalarca konserine gitmeye gerek olmayan bir muhterem kendileri. morrissey değil ki..

13 temmuz’da, evvelki gelişlerinde tüh yine gidemedim dediğim, kudra’nın yine gelir onlar, gidersin, dediği massive attack konseri var. bu sefer umarım kaçırmam.

bunların dışında daha pek çok konser var. hele sonisphere festival var ki tadından yenmiyor. özellikle rammstein’i izlemeyi çok isterim lakin kafa kaldırmıyor artık.

böyleyken böyle. sonuç olarak yazdır, sıcaktır. budur.

Sayfalar: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Geri(?)


Wordpress | AMY&PINK | Giris