jazz in ramadan

21. August 2010

haberi ilk okuduğumda ne alaka dedim. gerçekten. ama hakketen şahane oldu. ben yalnızca ahmad jamal ve dhafer youssef konserlerine katılabilmeme rağmen bunu söyleyebiliyorum rahatlıkla. şahaneliği konser mekanlarının arkeoloji müzesi ve topkapı sarayı olması mı yoksa gündüz aç susuz gezinip alelacele iftar edip heyecanla konser yerine gitmekten mi kaynaklanıyor bilmiyorum. yahut da iki sevdiğimiz şeyin birleşivermesi diyelim buna.

haddizatında son anda kotarılmış bir festival olarak düşündüm. sonra kelli ferli quartet’ler trio’lar havada uçuşunca o kadar da değilmiş dedim. tabi ki en çok dhafer youssef’u merak ediyordum. albümlerinde dinlediğimden kat kat güzel bir performans sundu. nedense çok beklentilerle taa saraybosna jazz fest.’te izlemeye gittiğim anouar brahem de aynı tadı alamamıştım.

abdullah ibrahim var sırada. onu da çok merak etmekle birlikte katılabilecek miyim bilmiyorum. malum yeni statü ve rollerim gereği ankara’da olmam icab ediyor. ama şu sıkıntılı yaz sezonunda böyle ferahlatıcı konserler yaptıkları için hakan erdoğan ve arkadaşlarına teşekkür etmek gerek.

bu festival sayesinde topkapı sarayı bahçesinin ne güzel bir konser mekanı olduğunu müşahade etmiş olduk. ve bu konserler her ramazan yapılır mı acaba diye sormaya başladık.

ha yani ramazan’la jazzı birleştirdiler de ne oldu diye soracak olursanız: ezan vakti konsere ara verildi, alkollü içki satılmadı, mekanlar sultanahmet’ten ve sanatçılar müslümanlardan(!) seçildi.

ps. fotografların berbatlığının farkındayım. her türlü aletin şarjı bitince telefona kaldık.

ne desem bilemedim..

26. May 2010

bu nasıl bir havadır yahu..biraz dinlen, ara ver, yap birşey yani..sürekli yağ, gürle, es, nereye kadar..mayıs bitecek daha kafamızı pencereden dışarı çıkaramadık..yıllarca Samsun’da ikamet ettim orada bile böyle değildi..cık cık cık..bir yandan da güzel tabi toprak kendine geldi, Aras neredeyse coştu coşacak, şelaleler desen gürül gürül..ama bu sene de kayısı yiyemeyeceğiz..mis kokulu, neredeyse yumruğum kadar olan kayısılardan bu sene de mahrum kalacağız..varsa yoksa elma..ye babam ye..yeşil yeşil (ben yeşili tercih ediyorum), sulu sulu, kütür kütür..

Van Gölü’nün havası uzun uzun ciğerlere çekilir..

güneş, göl, çocuklar ve Edremit..

midemi büyütmenin şerefiyle bu aralar aklım fikrim boğaz..hiç rahat durmuyorum..
geçenlerde yağmurun bir-iki saat ara verdiği bir zaman (ki biz gider gitmez yağmur başlamış ve bütün gün yağmış) hemen Van’a doğru yollandık..şu meşhur Van kahvaltısından yaptık..tıka basa yememe rağmen düşündüğüm gibi bir kahvaltı değilmiş..Yakaköy’de çok daha taze, renkli ve alasını yapabiliyoruz biz..sadece birkaç değişik birşey vardı..mırtoğa, kavut ve gencerok..gencerokun ne olduğunu hala çözebilmiş değilim, ama söylenene göre kavut ya da mırtoğanın balla yenileniymiş..öyle birşey dediler yani..kavutu internette araştırdım biraz ama bizim yediğimizle pek bir alakası yoktu sanki..bizim yediğimiz, buğdayın kavrulduktan sonra dövülüp tereyağı ile karıştırılmasından elde ediliyormuş..mırtoğa ise tereyağ ve unun kavurup üstüne yumurta kırıp karıştırılmasıyla meydana geliyor..tabi biz de klasik “Bak Hele Bak Yusuf Konak”ta yaptık kahvaltıyı..amcam enteresan biriydi..

ortada kahvaltıların vazgeçilmezi sucuklu yumurta, onun solunda kaymak-tereyağ-ceviz üçlüsü, diğer tarafta kavut ve mırtoğa ve kahvaltıya  eşlik edenler otlu peynir, diğer peynir çeşitleri , gül reçeli, bal, zeytin vs vs vs, tabi taze tavşan kanı çayı unutmayalım..burada yeme anı fotoğraflarımı da yayınlamak isterdim ama abartmaya gerek yok..

karlı Artos’u Akdamar’a doğru geride bırakırken..

neyse efendim gezdik, tozduk kısacası Van’da zamanımızın elverdiği kadar ama bir gün yetmiyormuş bunu anladım..en az iki gün..sadece Akdamar Adası’na gidebildik mesela, Adır Adası ile Çarpanak Adası’nı da görmek isterdim ve diğer kale ve kiliseleri de..bazen fazla da istememek  lazım, bu hava şartları ve olaylar yüzünden hiç gidemeyebilirdik de..geri kalanlar da bir dahaki sefere demek istiyorum ama o yolların durumundan bir daha gidebilir miyiz, allah bilir..yollardaki çukurlara köstebek deliği demek haksızlık olur, bambaşka birşeydi..süper asfalt yapma çalışmaları, kar üstüne kar, tuz üstüne tuz, yağmur üstüne yağmur..arabanın arka koltuğunda oturmama rağmen özellikle Iğdır-Doğubeyazıt arası gerilmekten, kendimi kasmaktan çeneme ve başıma ağrı girdi..yolların durumundan 2,5 saatlik yol 4 saat sürdü..

gezdik, tozduk, çayımızı içtik, anakaraya doğru yollandık..

yolların durumuna da değindikten sonra herşeye değerdi demek istiyorum..özellikle Van Gölü’nü düşününce..uzun zaman su ile ilgili coğrafi oluşum ve yer şekillerinden uzak kalınca insan suyun değerini gayet net bir şekilde anlıyor..üstüne bir de rakım bin,bin beş yüzlerde olunca gökyüzü ve bulutlar (ki bulutlara takıntım var) ayrı güzel buralarda..

karlı Artos’un bulutlarla dansı..


ve son durak Muradiye Şelalesi

yahu ne yazacaktım konu nerelere geldi..ben her zamanki gibi  şikayet ederek başlamıştım yazıma, burada artık bana ne fenalıklar geldiğinden bahsedecektim ama kısmet değilmiş..kötü mü oldu? sanmam..gerçi yazım pass’ın yazısı gibi “kalk gidelim” dedirtecek derece olmadı ama idare edin artık..tavsiyem buralara ayak basmayanlar varsa en kısa zamanda alsın sırtına çantasını gelsin, bana da uğramayı unutmasın, medeniyet kokusu üstüne sinmiş insanlara ihtiyacım var..gelmek için ya acele edin ya da planlarınızı seneye bu zamanlara yapmaya çalışın..

şimdilik iyilik, güzellikle kalın..

ben sarajevodayken

17. May 2010

kasım ayında gittik oralara. döner dönmez yazmak istedim fekad geldiğimde blog* kapanmış, bir haller olmuş idi. (bu iki cümleyi de aylar önce yazıp bırakmışım.)

hemen bir itirafla başlamak isterim: oraların bu kadar güzel olacağını tahmin etmemiştim.

bosna savaşında ölenlerin gömüldüğü ve ortasında aliya izzetbegoviç’in de mezarının olduğu şehitlik

aslında saraybosna’ya gitmeye ta haziranda karar verdik. anouar brahem’in konser tarihlerine bakarken saraybosna caz festivali kapsamında orda olacağını görüp “gidelim gidelim” diye tutturmuştum. iyi ki de tutturmuşum.

anouar brahem konseri

istanbul’dan saraybosna’ya gitmek van’a gitmekten daha kolay. uçak bileti de epey ucuz. bir buçuk saat sonra saraybosna havalimanına indik. atatürk havalimanında ben epey heyecan yaşadım. çünkü devletin verdiği hizmet pasaportunu teslim etmemiş, şahsi zevkim için kullanmış, büyük bir günaha girmiştim. en kötü ihtimalle geri evimize döneriz diye diye pasaport kontrolüne gittik. oradan da rahatça geçince derin bir soluk aldım. gümrüksüz mallar reyonunda çikolatalar arasında debelenirken bir anonsla yüreğim ağzıma geldi. hemen emre’ye koştum, zira benim adımı ve soyadımı söyleyip danışmaya çağırıyorlardı. gitmeyelim noolur diye yalvardım emre’ye ama dinlemedi. gittik, meğer benim adımda başkası varmış. tekrar soluğum genişledi. uçağa bindik.

savaştan sonra binalar restore edilmiş ama bazıları özellikle bırakılmış.

uçak aşağı doğru inerken yemyeşil dağların arasında akan nehir ve etrafındaki balkan evlerini gördük. uçaktan iner inmez şehir merkezine, konser biletlerini almaya gittik. biletleri aldıktan sonra turist information’dan uygun bir otel sorduk. onlar da bizi bir hostele gönderdi. hostellerden pek hazzetmem ama mevsimden dolayı bomboş bir hostele gidip gönlümüzce yatıp yuvarlandık. gayet de temiz ve düzenliydi. sahibi olan çocuk bizimle epey ilgilendi, diğer milletler hakkında dedikodu yaparak gitti.

biraz dolaştığımızda hem modern hem eskiye bağlı hem müslüman hem hristiyan bir şehirle karşılaştık. bu kadar sevimli insanların yıllarca birbirleriyle nasıl savaştıklarını anlamak güç oldu. en çok şaşkınlığa uğratan ise hiç mcdonalds ve starbucks’ın olmamasıydı. onca şeye rağmen balkanlar hala kapalı bir kutu gibi kendi özelliklerine bağlı yaşamaya devam ediyordu. ortadoğu ve türkiye’ye has o sonradan görme mimarinin burda çok az olması bizi ayrıyeten sevindirdi. 1984′te yapılan kış olimpiyatları hala saraybosna insanının dilinde dolaşan, figürlerinin hediyelik eşyalarda yerini aldığı, insana sanki geçen yıl yapılmış hissini uyandıran milli bir dava gibiydi.


kaldığımız hostelin bulunduğu sokak, ferhadiye caddesine açılıyor. (yukarıdaki paragrafta bahsedilenlerle sokağın tam mango mağazasına açılıyor olması bir çelişki olabilir. :) )

biraz dinlenip sokağa çıktık. yemekleri çok merak ediyordum ben. başçarşı’da dolaştık biraz, kendimi yabancı bir ülkede değil istanbul’un bir semtinde geziniyor hissettim. hiç yabancılık çekmedik. camiler, kiliseler, taş sokaklar, tramvaylar, sevimli insanlar, şirin şirin ahşap dükkanlar, cafeler gördük, kendimizden geçtik. kırmızı pötikare masa örtüleri olan bir lokantaya girdik. bir kaç masası olan lokantanın aşçısı, garsonu, kasiyeri aynı kişiydi. tüm yemekleri gözümüzün önünde yaptı. biz de afiyetle yedik.

yemeklerine bayıldığımız şirin lokanta

sabah uyandığımızda yağmur yağıyordu, hava aniden soğumuştu, akşama doğru da kar yağdı. yılmadık, yağmur da olsa nehrin karşısına geçip yürüdük, sarı yapraklar arasındaki evleri, eski binaları, güzel kızları-adamları (en çok ben ilgiliydim onlarla) seyre daldık. güzel sanatlar okulunun olduğu bir binayı gezerek, sergiyi dolaştık. ardından yürüye yürüye müzeye gittik. bir kaç binanın birleştirilerek oluşturulduğu müze epey ilgi çekiciydi. müzeden çıkıp tramvaya bindik, biletimiz yoktu ama içerdeki insanlar gülümseyerek boşverin der gibi baktılar bize. önce biraz huzursuz olduysak da ayh ne güzel bedava binip inmek dedik. başçarşı’da inip önceki gün yediğimiz yemeklerden yine yedik. akşam caz festivalinde kurt elling koneri vardı ama nedir ne değildir kendisi hakkında en ufak bilgimiz yoktu. yine de gittik. saksafon sesleri emre’yi rahatsız etti ama ben çok eğlendim.

ertesi gün de saraybosna’nın altını üstüne getirip yine leziz yemekler yedik. akşam olunca kültür merkezine gidip anouar brahem’i dinledik. eski albümlerden çalmadıkları için pek beklediğim gibi olmadı. ama yine de güzeldi konser. sabah erkenden kalkıp mostar’a doğru yola çıktık.

biraz fotograflarla anlatmak gibi olacak ama üstünden zaman geçince bir çok şeyi unuttuğumu fark ettim. sanırım aklımda kalması için her şeyi anında yazmam gerek.

(onca not defterleri boşuna mı alınıp çantalarda taşınıyor ey akılsız pass!)

ama yine de bir yere gittiğimde fotograf çekmek, yazı yazmak, yani bir şeyleri belgelemeye çalışmak (etrafa hayran hayran bakmak varken) vakit kaybı gibi geliyor bazen.

franz ferdinand’ın öldürüldüğü köprü

saraybosna gecesi ve kıçı donan pass.

ferhadiye caddesi

şehirdeki bir kaç yüksek binadan biri, ne binası olduğunu açıkçası hiç merak etmedik.

bosna kahvesi

bakanlık binalarından biri

bosna’da kalmayı, oraya yerleşmeyi çok istedik, hatta emre ikinci gün iş ilanlarına bakmaya başladı, ben de elaleme türkçe öğretirim dedim. ama pek çok hayalimiz gibi bu da türkiye’ye gelince söndü. bosna da özleyerek birbirimize hatırlattığımız bir yer oldu.



Dikkat Klip Cikabilir

27. October 2009

Aklinda bulunsun diye not dusmek niyetindeyim. Eger bir gun karsina rus muzik kanali cikarsa izlemeye karar vermeden once bir daha dusun isterim.

Asagidaki klipler cok nadir anlardan birinde televizyonu actigimda pespese izledigim bes sarkiya ait. Cok cilgin…


[AMATORY] – Breathe with me
Загружено Prius__Hybrid. – Смотри больше видео клипов в HD качестве!

SANDRA IN THE HEAT OF THE NIGHT CULT OLDIE GEIL
Загружено Sandra_Cretu. – Смотри свежие видео клипы на аффише

Radiohead – No Surprises
Загружено popefucker. – Смотри больше видео клипов в HD качестве!

Prince – Purple Rain (Live Original)
Загружено goldrausch. – Смотри свежие видео клипы на аффише

Savage Garden – Truly Madly Deeply
Загружено cladstrife.

Bu noktadan sonra kendimi izlemeyi birakmak zorunda hissettim. Televizyonu kapatip normal hayatima geri dondum. Televizyon en iyi uyusturucu derken bu kanali kastediyor olmalilar.

Ayrica bir kez daha not dusmek isterim ki dailymotion youtube’dan cok daha durust “video paylasimi” konusunda. Youtube’da bir paylasamama hali almis yurumus. Kimisini yayinci yasaklamis, kimisini sanatci. Bazilari ise ulke bazinda engellenmis. Sacma sapan bir kaos hakim.

oryantasyon

16. June 2009

son günlerimi bol miktarda kendi kendimle konuşarak, ucuz romanlar okuyarak, bir yanım batınca öbür yanıma dönerek, ama hep aynı koltuğun aynı köşesinde geçiriyorum. ara ara yaklaşık yirmi kişilik kadın grupları içine girip şoklanıyorum. ara ara ben yalnız kalmalıyım derken ara ara da ben kalabalık insanıyım diyorum.
sadede gelirsem; arap kültürüyle kaynaşmak konulu son yazıdır bu.
bir arap ailesinin akşam yemeği daveti..herkes bir konuşkan bir bir şey..arapça türkçe ingilizce karmaşası..araplarla evlenen üç beş türk kızı..hepsi de ne kadar arap kızı olmuş. işte başarı. ama ben.. ben iki yılda zerre alışkanlık gösteremedim. aynı koltuğun, aynı köşesinde kıvrılıp duranın oryantasyonu onca olur.
ve akşamki yemek masası:
“diğer tepsideki koyunun kafası değil mi?”
“bırak seyretmeyi yemeğini ye, aç kalacaksın.”
“sanırım tansiyonum düşüyor, gözlerini gördüm, yiyemiyorum.”

yarım asırlık işkence..

30. May 2009

ishakpasa

Dünyada kaloriferli sistemle ısıtılan ilk saray olma özelliği taşıyan ve taş işçiliği ile işlemeciliğinin en güzel örneklerini sergileyen İshak Paşa Sarayı sarp kayalıklar üzerinde kartal yuvasını andıran ihtişamlı görüntüsüyle giden herkesi büyülüyor gerçekten ama son zamanlardaki haline bakacak olursak biraz durum değişmişe benziyor..

Pek anlamam restorasyon işlerinden..beni aşan bir konu..ama yine de birkaç kelime edemeden duramadım, geçenlerde tekrar İshak Paşa Sarayı’na gittiğimizde gördüğümüz manzara karşısında..internetteki kısacık araştırma karşısında biraz afalladım desem yeridir..sarayın restorasyonu 48 yıldan beri sürüyormuş..ama asıl önemlisi Osmanlı İmparatorluğu’nun Lale Devri’ndeki son büyük anıt yapısı olan sarayın restorasyon çalışmalarının yanlış yapıldığı ortaya çıkmış..tarihi yapıyı gezerken gayet net bir şekilde görebiliyorsun zaten rezaleti..ihale konunun uzmanına değil de müteahhide verilirse sanırım böyle bir sonuç ortaya çıkar..haritacılık okumaya başladığım yıllardan itibaren zaten acayip sinir olurdum şu müteahhitlik olayına..önüne gelenin müteahhit olmasına..bir de bu adamlara gidip ciddi ciddi iş verenlere..

Restorasyon çalışmaları sürdüğü için de sarayı dolaşırken hiçbir bilgi alamıyorsun..sadece bazı odalara saçma sapan tabelalar iliştirilmiş..ne odası olduğuna dair..restorasyon adına yapılan çalışmaları, yenilemeleri insanın gözü kabul edemiyor bir türlü..çok eğreti duruyor..zaten okuduklarıma bakılırsa sağlam orijinal taşların yerine bile yenileri konmuş..bir de tabi ki de çok sevgili yurdum insanının tarihi bir yer gezmedeki başarısı, dikkati ve özeni..ayrıca yazabildiği ve kazıyabildiği bütün alanlara ismini, cismini karalaması..çıkılması ya da girilmesi sakıncalı, yasak olan yerlere girip oralarda abuk sabuk fotoğraflar çektirme çabası..Kars’taki Ani harabelerini gezerken de bolca rastlamıştım bu manzaralara..niye çıkarsın alakasız yerlere, tırmanırsın tepesine de bir de oraya “ben buradaydım” gibi salakça laflar iliştirirsin..hele bir de bunları yapanlardan bazılarının kendi meslektaşım olduğunu görünce durum daha da güzelleşiyor..

Neyse efendim, lafı çok uzattım..ne demiştim geçenlerde gitmiştik İshak Paşa’ya, o üstüne konulan ve ne işe yaradığı konusunda fazla bilgim olmayan şeyleri umarım en kısa zamanda yok ederler..umarım geçici bir süre ordadır..gerçi önceden bakır çatılar vardı, şimdikiler en azından daha uyumlu..avrupai bir restorasyonmuş yapılan..bakalım, yarın yine gidiyoruz İshak Paşa’ya, bu sefer çocukları götüreceğiz, ne gibi değişiklikler, ne gibi gelişmeler var..

hajj mabrour

26. December 2008

null

Bir hac dönemi daha bitmek üzere Suudi Srabistan’da. Mekke ve Medine şehirlerini kaplayan milyonlarca insan yavaş yavaş ülkelerine dönüyor. Hac ibadeti aslında Mekke’nin belli bölgelerinde ve sadece dört gün sürüyor. Ama dünyanın çeşitli ülkelerinden gelen müslümanlar bir sürü ekstra ibadetlerle bu süreyi bir haftadan 53 güne kadar çıkarıyor ki en uzun kalan ülkelerden biri de Türkiye. Aslında çok uzun bir süre. İnsanların tamamına yakını kalabalık ve iklim değişikliğinden dolayı hastalanıyorlar. Sokaklar ve harem bölgeleri öksüren tıksıran insanlarla dolu.

Araplar haccı daha düzenli ve sorunsuz yapabilmek için her yıl çok sıkı tedbirler alıyor. Özellikle kaçak hacıları yüksek para cezalarıyla sınır dışı ediyorlar. Suudi Arabistan’da yaşayan yerli halk, Mekke’de oturanlar bile, hac vizesi almak zorundalar. Tabiiki bu kurala uymayanlar uyanlardan daha fazla. Haccın en önemli ve şart aktivitesi olan Arafat bölgesinde toplanmadan bir gün önceki gece girmek isteyenlere kral özel izin veriyor rivayetlere göre. İki yıldır hep aynı vakitte giriyoruz biz de. O yüzden hac vizesi almadan ve kaçak durumuna da düşmeden girebiliyoruz. Hem ibadetin kaçağı olur muymuş diye de dalga geçiyoruz. Zaten devlette daha erken vakitte izin vermiyor bize.

Türkler hacılığı çok mühim bir sıfat olarak görür, belli bir yaştan sonra hacca gelir ve daha önceki yaptıkları pek çok şeye tövbe ederek Arabistan dönüşü zemzem ve hurma eşliğinde, muhteşem, temiz bir hayata başlarlar. Gelenek ve toplum istekleriyle örgülenmiş bir durumdur bu daha çok. En yaşlı hacılar hep Türkiye’den gelirmiş önceki yıllarda. Son yıllarda gençleşmeye başlamış hacca gelenlerin yaşı ama yine de yaşlılıkta birincilik bizde. Halbuki öyle yorucu bir ibadet ki. Dört gün boyunca kilometrelerce yol yürümek Arafat, Müzdelife, Mina ve Mekke bölgelerinde bulunmak zorundasınız. O dört günde öyle bir trafik olur ki arabaya binmek yürümekten daha yorucudur. Üstüne bir de toz ve sıcak havayı ekleyince insan bedenini hayli zorlayan bir durumdur bu. Dolayısıyla bunlara dayanabilecek güçteyken gelmek gerek.

null

Bir çok zorluğuna karşın çok farklı bir deneyim. Özellikle aynı vakitte milyonlarca insanın Arafat’ta toplanışı ve aynı anda dua etmeleri çok etkileyici bir görüntü. Cebelürrahme ve etrafındaki tepelere, düzlüğe yayılmış milyonlarca beyazlar içinde insan görürsünüz. Oradan Müzdelife’ye geçilir ve geceyi orda geçirir aynı milyonlarca insan. Ardından da Mina.. Yine aynı vakitte aynı milyonlarca insan üç gün burada kalırlar..Belki şeklen özetleyecek olursak “aynı vakitte aynı yerde toplanmak” diyebiliriz hac için. Zira hacı olmak için belirlenen vakitte Arafat bölgesi sınırları içinde bulunmanız yeterli. Hiç bir şey yapmasanız da oluyor. Hatta uçakla o bölgeden geçseniz bile hacı olunabildiği söyleniyor. Tabii manevi olarak ne kadar etkiler insanı bilmiyorum..

Milyonlarca insanın iki ay boyunca ülkeye yaptığı döviz akışıyla Arabistan ekonomisi bayram ediyor hac sayesinde. Petrol kazancının beş katını hac ve umre döneminde kazandıkları söyleniyor.

Ve çöpler… Arafat, Müzdelife, Mina ve Mekke sokakları milyonların bıraktığı çöp yığınlarıyla doluyor. Geçen yıl hac bitiminde 10 bin tondan fazla çöpün tam altı günde toplanabildiğini söylüyor Arabistan resmi kaynakları..Binlerce çöpçüye ve çöp kutusuna rağmen o kalabalığın yeme içme ve temizlenmesine hiçbir şey dayanmıyor. Dışardan gelenler pis araplar diyerek suçu Araplara atıyorlar ama büyük bir haksızlık. Festival alanlarını ve tuvaletlerini hatırladığımda bu çöp yığınlarını çok normal görüyorum ve dünyanın neresinde hangi ırk tarafından yapılırsa yapılsın aynı durumun olacağını yok yere insanlara anlatmaya çalışıyorum..

İletişmek

21. September 2008

Kazakistan nüfusunun %40′ını Kazaklar, %40′ını Ruslar, geriye kalan %20′lik kısmını ise on aşkın millet oluşturuyor.

Günlük hayatta aktif olarak konuşulan dil ise elli yılı aşkın bir süre devam eden birlik üyeliği sebebiyle rusça.

Resmi yazışmalarda halen Rusça ve Kazakça birlikte kullanılıyor. Mevcut hükümet 2013 yılında resmi dil olarak %100 Kazakça kullanılmasını hedefliyor. Gerekli resmi düzenlemeler yapılmış durumda. Ama bu geçişin çok da kolay olmayacağı belli. Keza bazı Rusların halen Kazakça bilmiyor ve üstüne üstlük öğrenmek istemiyor oluşları bu uygulamaya büyük bir engel oluşturuyor. Aynı zamanda Kazakistan’da -ve dahi diğer eski birlik üyesi ülkelerde- yaşayan yabancılar daha fazla insanla sorunsuz bir şekilde iletişim kurmak adına Rusça öğreniyorlar.

Tüm bunların yanısıra Rusça’nın dil bakımından daha zengin ve daha güzel oluşu da aşikar.

Dilin güzelliği ile ilgili birçok ipucu verilebilir. Ama ben yazıyı daha da uzatmadan bir örnek verip çekilmek istiyorum.

Günümüzde dünya ve barış kelimelerini aynı cümlenin içinde kullanamazken biz, Rusçada bu iki kelime tek bir kelime olarak, ‘???’* -mir- şeklinde tanımlanmış. Bun bu durumu çok seviyorum.

*tıpkı mir uzay üssündeki gibi.

ramadan kareem & mobarek

8. September 2008

suudi arabistan’in ve tabiki harem topraklarinin (harem ozel anlaminda, mekke ve medine’yi kapsayan bolge icin kullanilan kelime) cok guzel iki donemi var: biri ramazan digeri de hac.

dunyanin pek cok ulkesinden insanlar bu iki sehirde ramazan ayini geciriyor.

kralin emriyle bu yil ramazan boyunca tum egitim ogretim isleri tatil edildi. onlar gecen yil da tatil yapmislardi ama biz maalesef turk milli egitim kurallari disina cikamayarak yasadigimiz sehrin tersine tersine bir ay gecirdik.

ramazan geldiginde tum gunluk hayat isleri gunduzden geceye aliniyor, insanlar gun dogarken uyuyor, gun batarken uyaniyorlardi. gece alisveris yapiliyor, kurumlar yatsi namazi sonrasinda aciliyordu. etraf boyle yasarken biz bir grup turk vatandasi, sehir daha yeni uykuya dalarken evden cikiyor, hararetin elli bilmem kaclara ciktigi saatlerde ders anlatiyor, memuriyet oyunlari oynuyorduk.

neyse ki bu yil bizler de gun dogarken uyuyup gun batarken uyaniyoruz. burada diger turlu ramazan ayi gecirmek bir nevi tedrici intihar oluyor.

hacilarin gordugu medine’yi goruyorum bu yil. gecede kalabaliklasan sokaklar, saatlerce suren dua sesleri, mescid-i nebevi bahcesinde upuzun iftar sofralari… hem de bu sofralar istanbul’daki siyasi rant amacli kurulan iftar cadirlari gibi degil. gayet samimi. menu abartisiz: ekmek, hurma, su ve yogurt. zira istanbul’un yer yer riya kokan iftar cadirlari zenginin, “bak istee benim param var ve seni doyuruyorum” gosterisine donusurdu. bir alayis bir reklam filan. burayi bu acidan daha cok seviyorum. ibadeti en basit haliyle yapiyorlar. abartmadan.

eh, bir bilgenin de dedigi gibi “basit olan iyidir”.

mahmud derviş

17. August 2008

filistin’in sesiydi. bir kaç gün önce öldü.
intifada, filistin, ramallah ve kırk yıldır bitmeyen savaş.
ve tabiki mahmud derviş sadece bir şair değildi..

Kütükte kayıtlıyım.
Arabım.
Atalarımın üzüm bağlarını sen aldın elimden,
çocuklarımla ektiğim toprağı
sen aldın.
Bıraktın bu taşları
bize, çocuklarımıza.
Alacakmışsınız
elimizden bu taşları da,
doğru mu?

Sayfalar: 1 2 3 Geri(?)


Wordpress | AMY&PINK | Giris