Mutfakta Bir An

8. July 2010

<

ne desem bilemedim..

26. May 2010

bu nasıl bir havadır yahu..biraz dinlen, ara ver, yap birşey yani..sürekli yağ, gürle, es, nereye kadar..mayıs bitecek daha kafamızı pencereden dışarı çıkaramadık..yıllarca Samsun’da ikamet ettim orada bile böyle değildi..cık cık cık..bir yandan da güzel tabi toprak kendine geldi, Aras neredeyse coştu coşacak, şelaleler desen gürül gürül..ama bu sene de kayısı yiyemeyeceğiz..mis kokulu, neredeyse yumruğum kadar olan kayısılardan bu sene de mahrum kalacağız..varsa yoksa elma..ye babam ye..yeşil yeşil (ben yeşili tercih ediyorum), sulu sulu, kütür kütür..

Van Gölü’nün havası uzun uzun ciğerlere çekilir..

güneş, göl, çocuklar ve Edremit..

midemi büyütmenin şerefiyle bu aralar aklım fikrim boğaz..hiç rahat durmuyorum..
geçenlerde yağmurun bir-iki saat ara verdiği bir zaman (ki biz gider gitmez yağmur başlamış ve bütün gün yağmış) hemen Van’a doğru yollandık..şu meşhur Van kahvaltısından yaptık..tıka basa yememe rağmen düşündüğüm gibi bir kahvaltı değilmiş..Yakaköy’de çok daha taze, renkli ve alasını yapabiliyoruz biz..sadece birkaç değişik birşey vardı..mırtoğa, kavut ve gencerok..gencerokun ne olduğunu hala çözebilmiş değilim, ama söylenene göre kavut ya da mırtoğanın balla yenileniymiş..öyle birşey dediler yani..kavutu internette araştırdım biraz ama bizim yediğimizle pek bir alakası yoktu sanki..bizim yediğimiz, buğdayın kavrulduktan sonra dövülüp tereyağı ile karıştırılmasından elde ediliyormuş..mırtoğa ise tereyağ ve unun kavurup üstüne yumurta kırıp karıştırılmasıyla meydana geliyor..tabi biz de klasik “Bak Hele Bak Yusuf Konak”ta yaptık kahvaltıyı..amcam enteresan biriydi..

ortada kahvaltıların vazgeçilmezi sucuklu yumurta, onun solunda kaymak-tereyağ-ceviz üçlüsü, diğer tarafta kavut ve mırtoğa ve kahvaltıya  eşlik edenler otlu peynir, diğer peynir çeşitleri , gül reçeli, bal, zeytin vs vs vs, tabi taze tavşan kanı çayı unutmayalım..burada yeme anı fotoğraflarımı da yayınlamak isterdim ama abartmaya gerek yok..

karlı Artos’u Akdamar’a doğru geride bırakırken..

neyse efendim gezdik, tozduk kısacası Van’da zamanımızın elverdiği kadar ama bir gün yetmiyormuş bunu anladım..en az iki gün..sadece Akdamar Adası’na gidebildik mesela, Adır Adası ile Çarpanak Adası’nı da görmek isterdim ve diğer kale ve kiliseleri de..bazen fazla da istememek  lazım, bu hava şartları ve olaylar yüzünden hiç gidemeyebilirdik de..geri kalanlar da bir dahaki sefere demek istiyorum ama o yolların durumundan bir daha gidebilir miyiz, allah bilir..yollardaki çukurlara köstebek deliği demek haksızlık olur, bambaşka birşeydi..süper asfalt yapma çalışmaları, kar üstüne kar, tuz üstüne tuz, yağmur üstüne yağmur..arabanın arka koltuğunda oturmama rağmen özellikle Iğdır-Doğubeyazıt arası gerilmekten, kendimi kasmaktan çeneme ve başıma ağrı girdi..yolların durumundan 2,5 saatlik yol 4 saat sürdü..

gezdik, tozduk, çayımızı içtik, anakaraya doğru yollandık..

yolların durumuna da değindikten sonra herşeye değerdi demek istiyorum..özellikle Van Gölü’nü düşününce..uzun zaman su ile ilgili coğrafi oluşum ve yer şekillerinden uzak kalınca insan suyun değerini gayet net bir şekilde anlıyor..üstüne bir de rakım bin,bin beş yüzlerde olunca gökyüzü ve bulutlar (ki bulutlara takıntım var) ayrı güzel buralarda..

karlı Artos’un bulutlarla dansı..


ve son durak Muradiye Şelalesi

yahu ne yazacaktım konu nerelere geldi..ben her zamanki gibi  şikayet ederek başlamıştım yazıma, burada artık bana ne fenalıklar geldiğinden bahsedecektim ama kısmet değilmiş..kötü mü oldu? sanmam..gerçi yazım pass’ın yazısı gibi “kalk gidelim” dedirtecek derece olmadı ama idare edin artık..tavsiyem buralara ayak basmayanlar varsa en kısa zamanda alsın sırtına çantasını gelsin, bana da uğramayı unutmasın, medeniyet kokusu üstüne sinmiş insanlara ihtiyacım var..gelmek için ya acele edin ya da planlarınızı seneye bu zamanlara yapmaya çalışın..

şimdilik iyilik, güzellikle kalın..

sorun

24. May 2010

http://www.hafif.org/imaj/kahramancayirli/izdihamcom.jpg

bazı sorunlara insan kendisi sebep olur. bazen dikkatsizlik, bazen inat, bazen tembellik, bazen hırs, bazen fazla iyi düşünmek, bazen gereksizlik vs.bunlara sebep olur. bazı sorunlar da var ki insan nasıl olup da bunu yaşadığına anlam veremez. çözümün kendi iradesi dışında olduğunu bilmek insanın dünyada yaşadığı en büyük çaresizliktir belki de. olağanüstü derecede anlamsız bir “düzen” (evet biliyorum düzen çok sıkıcı bir klişe) içinde var olur. etrafındakiler bu anlamsızlıklar curcunasına mantıklı açıklamalar getirmiş ve her şeyi önceden ayarlamışlardır, böyle iyi, böyle iyi diyerek. bu “düzen”  öyle veya böyle işleyegelmiştir. insan, enerjisinin bi’ milyona çıktığı o gençlik dönemlerinde “bir şeyleri değiştirebilirim”e inandırır kendini. uğraşır, didinir, çalışır, çabalar, kazanır, kaybeder, hıslanır, yine kazanır, yine kaybeder, hem de çok güzel kaybeder. yazıda beckett etkisi de görülmeye başlar.. ve insan bıkar. enerji aşağı çekildikçe o çok da sevmediği düzene alıştığını görür ve yumuşak bir inişle bırakıverir kendini.

ha aramızda nadiren de olsa kendini bırakıp gevşeyememişleri görürüz. bu arkadaşlar, “biliyorum güzel bir dünya mümkün”, “biliyorum bir yerlerde daha güzel şeyler var” gibi abidik gubudik, insana umut adı verilen afyon nevinden şeyler fısıldar. insanın içi cız eder. işte o cızları toplarsın koca bir isyana dönüşür yeniden. yönünü bile tayin edemediğin. tıpkı eski günlerdeki gibi.

sonra şair aramıza girip “yumuşak olmasına gerek yok gerçek olsun yeter” der.

ben sarajevodayken

17. May 2010

kasım ayında gittik oralara. döner dönmez yazmak istedim fekad geldiğimde blog* kapanmış, bir haller olmuş idi. (bu iki cümleyi de aylar önce yazıp bırakmışım.)

hemen bir itirafla başlamak isterim: oraların bu kadar güzel olacağını tahmin etmemiştim.

bosna savaşında ölenlerin gömüldüğü ve ortasında aliya izzetbegoviç’in de mezarının olduğu şehitlik

aslında saraybosna’ya gitmeye ta haziranda karar verdik. anouar brahem’in konser tarihlerine bakarken saraybosna caz festivali kapsamında orda olacağını görüp “gidelim gidelim” diye tutturmuştum. iyi ki de tutturmuşum.

anouar brahem konseri

istanbul’dan saraybosna’ya gitmek van’a gitmekten daha kolay. uçak bileti de epey ucuz. bir buçuk saat sonra saraybosna havalimanına indik. atatürk havalimanında ben epey heyecan yaşadım. çünkü devletin verdiği hizmet pasaportunu teslim etmemiş, şahsi zevkim için kullanmış, büyük bir günaha girmiştim. en kötü ihtimalle geri evimize döneriz diye diye pasaport kontrolüne gittik. oradan da rahatça geçince derin bir soluk aldım. gümrüksüz mallar reyonunda çikolatalar arasında debelenirken bir anonsla yüreğim ağzıma geldi. hemen emre’ye koştum, zira benim adımı ve soyadımı söyleyip danışmaya çağırıyorlardı. gitmeyelim noolur diye yalvardım emre’ye ama dinlemedi. gittik, meğer benim adımda başkası varmış. tekrar soluğum genişledi. uçağa bindik.

savaştan sonra binalar restore edilmiş ama bazıları özellikle bırakılmış.

uçak aşağı doğru inerken yemyeşil dağların arasında akan nehir ve etrafındaki balkan evlerini gördük. uçaktan iner inmez şehir merkezine, konser biletlerini almaya gittik. biletleri aldıktan sonra turist information’dan uygun bir otel sorduk. onlar da bizi bir hostele gönderdi. hostellerden pek hazzetmem ama mevsimden dolayı bomboş bir hostele gidip gönlümüzce yatıp yuvarlandık. gayet de temiz ve düzenliydi. sahibi olan çocuk bizimle epey ilgilendi, diğer milletler hakkında dedikodu yaparak gitti.

biraz dolaştığımızda hem modern hem eskiye bağlı hem müslüman hem hristiyan bir şehirle karşılaştık. bu kadar sevimli insanların yıllarca birbirleriyle nasıl savaştıklarını anlamak güç oldu. en çok şaşkınlığa uğratan ise hiç mcdonalds ve starbucks’ın olmamasıydı. onca şeye rağmen balkanlar hala kapalı bir kutu gibi kendi özelliklerine bağlı yaşamaya devam ediyordu. ortadoğu ve türkiye’ye has o sonradan görme mimarinin burda çok az olması bizi ayrıyeten sevindirdi. 1984′te yapılan kış olimpiyatları hala saraybosna insanının dilinde dolaşan, figürlerinin hediyelik eşyalarda yerini aldığı, insana sanki geçen yıl yapılmış hissini uyandıran milli bir dava gibiydi.


kaldığımız hostelin bulunduğu sokak, ferhadiye caddesine açılıyor. (yukarıdaki paragrafta bahsedilenlerle sokağın tam mango mağazasına açılıyor olması bir çelişki olabilir. :) )

biraz dinlenip sokağa çıktık. yemekleri çok merak ediyordum ben. başçarşı’da dolaştık biraz, kendimi yabancı bir ülkede değil istanbul’un bir semtinde geziniyor hissettim. hiç yabancılık çekmedik. camiler, kiliseler, taş sokaklar, tramvaylar, sevimli insanlar, şirin şirin ahşap dükkanlar, cafeler gördük, kendimizden geçtik. kırmızı pötikare masa örtüleri olan bir lokantaya girdik. bir kaç masası olan lokantanın aşçısı, garsonu, kasiyeri aynı kişiydi. tüm yemekleri gözümüzün önünde yaptı. biz de afiyetle yedik.

yemeklerine bayıldığımız şirin lokanta

sabah uyandığımızda yağmur yağıyordu, hava aniden soğumuştu, akşama doğru da kar yağdı. yılmadık, yağmur da olsa nehrin karşısına geçip yürüdük, sarı yapraklar arasındaki evleri, eski binaları, güzel kızları-adamları (en çok ben ilgiliydim onlarla) seyre daldık. güzel sanatlar okulunun olduğu bir binayı gezerek, sergiyi dolaştık. ardından yürüye yürüye müzeye gittik. bir kaç binanın birleştirilerek oluşturulduğu müze epey ilgi çekiciydi. müzeden çıkıp tramvaya bindik, biletimiz yoktu ama içerdeki insanlar gülümseyerek boşverin der gibi baktılar bize. önce biraz huzursuz olduysak da ayh ne güzel bedava binip inmek dedik. başçarşı’da inip önceki gün yediğimiz yemeklerden yine yedik. akşam caz festivalinde kurt elling koneri vardı ama nedir ne değildir kendisi hakkında en ufak bilgimiz yoktu. yine de gittik. saksafon sesleri emre’yi rahatsız etti ama ben çok eğlendim.

ertesi gün de saraybosna’nın altını üstüne getirip yine leziz yemekler yedik. akşam olunca kültür merkezine gidip anouar brahem’i dinledik. eski albümlerden çalmadıkları için pek beklediğim gibi olmadı. ama yine de güzeldi konser. sabah erkenden kalkıp mostar’a doğru yola çıktık.

biraz fotograflarla anlatmak gibi olacak ama üstünden zaman geçince bir çok şeyi unuttuğumu fark ettim. sanırım aklımda kalması için her şeyi anında yazmam gerek.

(onca not defterleri boşuna mı alınıp çantalarda taşınıyor ey akılsız pass!)

ama yine de bir yere gittiğimde fotograf çekmek, yazı yazmak, yani bir şeyleri belgelemeye çalışmak (etrafa hayran hayran bakmak varken) vakit kaybı gibi geliyor bazen.

franz ferdinand’ın öldürüldüğü köprü

saraybosna gecesi ve kıçı donan pass.

ferhadiye caddesi

şehirdeki bir kaç yüksek binadan biri, ne binası olduğunu açıkçası hiç merak etmedik.

bosna kahvesi

bakanlık binalarından biri

bosna’da kalmayı, oraya yerleşmeyi çok istedik, hatta emre ikinci gün iş ilanlarına bakmaya başladı, ben de elaleme türkçe öğretirim dedim. ama pek çok hayalimiz gibi bu da türkiye’ye gelince söndü. bosna da özleyerek birbirimize hatırlattığımız bir yer oldu.



hafta sonu

16. May 2010

aralık ayından beridir ilk kez bir hafta sonu evde oturuyorum. yapılacaklar listesi yapıyor, epeydir yazmak isteyip de kafamın bir köşesinde yahut draft olarak bıraktığım yazıları yazmaya çalışıyorum. yazın gelmesinin de bu çalışkanlıkta etkisi var sanırım. zira hava erken kararınca benim ruhum çok sıkılıyordu. neyseki geçti. her şey geçiyor hakketen de. bir arkadaşın dediği gibi “kötü olsam ‘geçecek’ diyorum iyi olsam yine ‘geçecek’ diyorum.” hayat dediğin ancak ve yalnız geçip giden bir şey oluyor son tahlilde. mevzuyu çok uzatmadan epeydir beklettiğim yazıyı yazayım şimdi.

Efsane Ambalaj, episode 1

16. May 2010

Uzun zamandır “efsane ambalajlar” adı altında aklımdan çıkmayan ambalajlara dair bir şeyler yazayım burada biriksin diye bir niyetim vardı. Kısmet bugüneymiş (bu da kuzey).

Onu ilk gördüğüm günü çok iyi hatırlıyorum. İşten eve dönerken bir şeyler almak için evin arkasındaki markete girmiştim. Orta büyüklükte bir mahalle marketiydi kendisi. 56larda. Sakızlar hep kasaya yakın yerlere konur ya. İşte o da kasanın tam karşısındaki raftan bana göz kırptı bir an. “İşte bu” dedim kendi kendime. Zira yanımda kimse yoktu. Sonra dokundum ona. Kapaklıydı. Üstündeki yazılar olsun şekiller olsun böyle kabar kabardı. Sevdim. Aldım.

Sonra mavisiyle tanıştık, sonra kırmızısıyla. Sanırım en çok kırmızısını sevdik. Herhalde hiçbir grup bizimkisi kadar “neogum” tüketmemiştir. Selamlaşmaların içinde hep bir “neogum var mı?” sözü, herkesin cebinde hep bir “neogum” kutusu olurdu.

İçinde neyin olduğu önemli değildi.

Yeni

8. May 2010

Kendi halinde blog serbest dusus yeni sunucusunda dusmeye devam ediyor.

Ama yavas.

Bbog

11. March 2010

Tüm zamanların en seyrek ve en bağlantısız biçimde güncellenen bloğu* serbestdüşüş, her şeye rağmen internet evrenindeki o küçüçük yerini korumaya devam ediyor.

*ne lan burası?

Minimalizm

2. October 2009

Ne kadar zamandir “tasarimda minimalizm ve zenginlik” uzerine yazmaya niyetim vardi. Ama sanma ki bu yazi o yazi. Tembelim ben.

Bir suredir SerbestDusus’te de yakindan sahitlik ettigimiz duraganlik gun gectikce cekilmez bir hal almaya basladi. Insanlar bloglarini terk ettiler. Terk etmeyenler de cok seyrek ugramaya basladilar.

Peki kim yapti bunu?
Yaz aylari degil tabii ki.
Cevap “microblogging“.

Bizler gibi “paylasim” tabanli kisisel seyler yazan blog yazarlari hayatlarina giren “microblogging servisleri” ile iyiden iyiye uzaklastilar bu dunyadan. Oyle ya. Alti ustu bir film seyrettim acaipti, bir album dinledim cok guzeldi demek icin wordpress arayuzunde bogusmanin bir anlami yoktu artik. Browser‘a eklenen bir iki eklenti ya da kisayolla bu isler cok kolay hale gelmisti.

Kendimi bok gibi hissediyorum icin twitter yeterliydi.
Konser var demek icin facebook bizimleydi.
Su habere bir bak demenin en kolay yani friendfeed‘di suphesiz.
Peki ya tumblr? Sarki yukle, video yukle. Hepsi cok kolay.

Her seyi hizli tukettigimiz “fast food” tarzi hayatlarimiza giren bu “seyler” yuzunden paylasimlarimiz da “fast share” tadinda artik.

“Beni seven takip etsin, kimseye bir sey anlatacak vaktim yok benim.” demenin bir baska yolu belki de.

Butun bunlar yanlis seyler demiyorum, lutfen yanlis anlasilmasin.
Sadece alismam zaman aliyor.
Hepsi bu.

Oldum Sayenizde

3. July 2009

Bunca yıldır web alemini takip ederim (takip dediğim eteğine yapışmış onunla birlikte savrulan biriyim) ve blog olayı ilk patladığında aklım almamıştı, neden birilerinin yazdığı bir yazıyı ya da günlüğü okuyayım ki? Saçma gelmişti, eh sayenizde artık ben de takip eder oldum, öğrendim sizden bir kaç adres, onları ara sıra yokluyorum.

Kalın kadife perdenin arkasından gelen sesinizi duymak mümkün ama dediklerinizi anlamak çoğu zaman güç, belki yaşlandım ve kulaklarım iyi duymuyor olabilir.

Kendimi zorlu görevlerde zırlamadan elinden geleni yapan ama toplum tarafından anlaşılmamış, bir kenara atılmış Rambo gibi hissediyordum, şimdi blog aracılığıyla göreve çağırıldığımı hissettim.

Sanırım bir tek ben böyle hissediyorum.

Sayfalar: 1 2 3 Geri(?)


Wordpress | AMY&PINK | Giris